12.Bölüm: Şangay’daki okulun yurdunda hayat

Merhaba canlar,

Size niye canlar dediğimi biliyor musunuz? Neden arkadaşlar demiyorum ya da sadece merhaba deyip yazıma başlamıyorum? Çünkü yurtdışındayken, annemden, kendi kültürümden uzaktayken insanın can dostlara ihtiyacı oluyor. Biliyorum yanıbaşımda değilsiniz ama yaşadığım inişli çıkışlı tecrübelerimi yazarken sizi de bir yolculuğa çıkarıyorum ve beni biraz daha iyi anladığınızı düşünüyorum. Yazılarıma bıraktığınız yorumlar, gönderdiğiniz mesajlar da destek oluyor bana. Koskoca yabancı bir şehirde hiç kimseyken şimdi dünyanın her yerinden canlar var ve sizlere yazılarımla ulaşabilmek büyük mutluluk benim için…O yüzden size canlar diyorum, bilin istedim…

Şimdi gelelim Şangay’da ev ya da oda arama maceramın yeni bölümüne. Hayatımda, öğrencilik döneminde bile yaşamadığım ve gerçekten istemediğim ama o zaman en mantıklısı olan yurt odasına taşınmam, burdaki hayat ve hissettiklerimi paylaşacağım.

360 derece Şangay manzaralı evimden ayrılıp evcil hayvan beslemenin yasak olduğu yurt odasına kedim Gingerla birlikte yerleştik. Büyük bir risk alarak ve bir yandan da herşeyin yolunda gitmesini umarak bu adımı attım.

Uluslararası okullar genelde Şangay’ın merkezine uzak konumlandırılmış durumda. Benim okulum da Pudong’un en uzak köşesinde kocaman bir kampüstü. En yakın market bile git gel 40 dakkika yürüme mesafesindeydi . İlk yıl gül gibi Jing an’ın göbeğinde(tam şehir merkezi) bir okuldayken şimdi Pudong’un içlerindeydim. Bu anlamda okula taşınmak zamandan tasarruf etmemi sağlamıştı sağlamasına ama izole bir hayata da hoşgelmiştim.

  

O zaman da Expat Neighbors için yazılım ekibiyle şehir merkezinde çalışıyorduk. Neyse ki sabah derslerim 10 gibi başlıyordu. Okuldan sonra şehir merkezine gidip Expat Neighbors için ekibimle çalışıp ya da 150 kişinin katıldığı etkinlikleri organize edip, 1 saatlik yol katedip gece yarısı kampüsün karanlık yollarını geçip, yurt binasının terk edilmiş gibi gözüken karanlık koridorlarından geçerek 12.kattaki daireme ulaşıyordum. Ginger beni hemen kapıda karşılıyordu. İşte bu gibi durumlarda evde bir canlının olması gerçekten çok önemliydi. Gingerla saklambaç oynadıktan sonra uyuya kalıyordum. Tekrar söyleyeceğim, neyse ki derslerim sabahın köründe değildi yoksa bu tempoyu sürdürürken zombiye dönüşebilirdim.

  

 

Bazen herşey böyle tek düze akmıyordu. Bazı akşamlar geldiğimde kampüsün ana kapısındaki güvenlik görevlileri derin uykuda oluyordu.  Onları uyandırıp devasa kampüsü yürüyüp diğer uçtaki yurt binasına geldiğimde de aynı manzarayla karşılaşıyordum. Özellikle bir gün yukarıdaki resimdeki güvenlik görevlisi amca uyanmak bilmedi. Girişin karşısındaki pencerelerden birinin açık olduğunu görünce, binanın arkasından dolanıp açık olan pencereden içeri girdim.

Yurt odam kocaman bir salondan, banyodan ve yatak odasından oluşuyordu. Mutfak yoktu ve elektrikli ocak alıp yemek yapmak da yasaktı. Ekmek ya da meyve almaya gittiğimde git gel 40 dakika sürüyordu. Eminim bir çoğunuz yapmıştır, küçükken bakkala ya da fırına gidip taze ekmek alıp eve doğru yoldayken ekmeğin başını yemek, ben de aç uyandığım için ekmeği yolda yemeye başlıyordum. Bazen geri geldiğimde yan kapı kapalı oluyordu ve Kampüsün ana kapısı uzak olduğundan tırmanarak içeri giriyordum. 33 yaşımda yaşadığım yurt hayatı hahaha…tabi yüksek demir kapılara tırmandığım için antreman da oluyordu ama bir gün demir kapının üstünde ayağım işlemeli demirlere sıkıştı. Ayağımı kurtarıyım derken az daha düşüyordum. Kapının demir işlemelerine tutunurken de omzumu incittim. Bütün bu git gel, tırman atla durumunu daha fazla yapamadım ve yurdun girişinde yer alan kantinde satılan sağlıksız Çin abur cuburlarına dadandım. Sabahları kahvaltımı çikolatayla yapma alışkanlığını da bu yurt hayatımda edinmiş oldum.

Yetmezmiş gibi Ginger ergenliğe girmişti, hem bağırıp hem de yurt odasının her yerini bir güzel işaretliyordu. Yavrucağı ameliyat ettirmek istemiyordum ama ne yapacağımı da bilmiyordum. Güvenlik görevlilerinin ve kat görevlilerinin Ginger’ın ergenlik dönemindeki seslerini duymamaları gerçekten bir mucizeydi. Bir yandan Ginger’a mama ve kum alırken ne olduğu gözükmesin diye poşetleri sarıp sarmalayışım, ne stresmiş yahu.

Oda penceremden solda villalar ve siteleri, gri havada kaybolan güneşi görüyorken tam önümde de bu kirliliğin sebebi olan fabrikanın bacalarından çıkan dumanı görüyordum. Aynı katta kalan diğer öğretmenler hiçbir şekilde yardım etmeyen insanlardı. Okulda çalışan diğer yabancı öğretmenler çoktan yurttan çıkmışlardı. Daha önce anlattıkları hikayeleri hatırlıyorum. Para biriktirmek için yurtta kalıp sonunda depresyona girip daha fazla para harcamışlardı. Kendilerini iyi hissetmek için pahalı otellerde bir gün de olsa kalmak, taksilere verilen paralar, güvenlik görevlilerine aldıkları içkiler hahaha. Ben depresyona girmedim çünkü burda geçirdiğim zamanda mümkün olduğunca nasıl da izole olduğumu düşünmeyip yola devam etmeye odaklanıyordum. Aslında şunu da belirtmeden geçemeyeceğim, bu oda benim güvenli limanım oldu. Bu yurt odası olmasaydı daha da zor bir durumda olabilirdim, o yüzden yine de şükrediyorum böyle bir imkanım olduğu için.

Şangay’da ev ya da oda bulma maceramın önceki bölümleri için için TIK TIK

Bir sonraki maceramızda bakalım neler olacak?

Şangay’dan sevgiler

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

CommentLuv badge